‘Onlar’ Olmasalar Keşke – 2

16.02.2017

Yazan bir kişi bazen yeterince anlatmadan içini döker, anlaşılmamayı da içten içe ister. Çünkü anlaşılmak da onu aşılması gereken bir yere koyar. Anlaşılmadığınızda fil dişi kuleniz hazırdır oysa ki, “beni anlamadılar!” dersiniz, kızarsınız ‘onlar’a ve mağdur olursunuz. Mağdurun galibiyeti hiç bitmez, haklılığı tartışılmaz.

Ben de aynı başlıklı ilk yazıda bu hataya düştüm. O yazıyı anneme (yanımda o vardı) açıkladım ve bana “istersen bir dipnot düş de 2.5 sayfa açıkla” diyerek tokadı vurdu. Şimdi onu yapıyorum.

Yapmam da lazım, çünkü annem hayvanlarla ilgili bir yazı filan sanmış. O kadar alakasız anlaşılmış ki ben şimdi uzun uzun anlatmalıyım, içimdeki sesle dışardan görünenin farkı bana kendimi görünmez hissettirdi. Bu yazının da konusu tam da bu zaten. Görülen ve görülmeyen.

Şimdi burada, blogda, Merve Boluğur’a asılıyor olma yaftası vurulması riskini alarak, ya da en azından popüler olmak için popüler isimler ve konular kullanıyor olmakla suçlanarak değersizleşme riskini alarak, yazımda Merve Boluğur’u bir sembol olarak kullandığımı belirtmeliyim.

Görülenin, gösterilenin otomatik olarak iyi kabul edildiği, var olmak için görülmek gerektiği, görülmeyenin arayıp da bulunmadığı bir dönemdeyiz. Bunu Türkiye için söylemek mümkün ama aslında bu Amerikan kültürünün (ve tabi politik sisteminin) temel bir taşı. Sürekli olarak maruz kaldığımız görüntüler, ‘resim’ler, sesler, hep kurgulanmış, hep ‘hazırlanmış’, hep ‘hap gibi’ bir tüketim malzemesi. Bu konuda fazla kafa yormayacağım, çünkü bu çok bahsedilmiş ve kendi de tüketim malzemesi haline çoktan gelmiş bir konu ve olgu.

Ama işte Merve Boluğur benim için bir hüzün hikayesi. Bir yanında zafer de var, ama zafer olması için mağduriyet de olması gerekiyor değil mi? Yoksa hangi düşmanı yeneceğiz? Yani zafer mağdurların, yoksa kazanması beklenenin yine kazanması statüyü koruyor sadece.

Peki nedir bu zafer? Ve mağduriyet? Merve (bundan sonra kısaca Merve diyeceğim) görünüyor. Ekranlarda, gazetelerde, reklamlarda, dizilerde, makyaj malzemesi satan kadın dükkanlarında, afişlerde… Bunu kim istemez ki? Genç kızlar, kadınlar, fazla dile getirilmese de erkekler, genç, yaşlı, orta yaşlı… çocuklar… Artık herkes görünüyor, görünmeyen de illa görünmek istiyor. Fıstıkellalı tost yapan tostçu Erol dahil.

Görünmez adam kalmadı. Herkes görünmez adam çünkü. Artık görünmediğimiz her an görünmeziz, ve bu his giderek artıyor, artacak. Ama bir yandan da, bu saydıklarım, yine bize ‘gösterilen’ ve bizim mecburen ‘gördüğümüz’ dünya. Gerçekten görünmeyen milyonlar, milyarlar var ve biz onları gerçekten de görmüyoruz. Burada biz dediğim tabi, gösteriyi izlerken görünmezlik kılıfını güç kazanmak için kullanan kimse. Yani ‘paranızı biz veriyoruz’ diye bağırmaya hakkı olan, bunun karşılığında mağduriyet elde eden kimse, kesim.

Merve’nin mağduriyeti de burada başlıyor. Merve ve diğerleri, bütün üreticiler, tüketicilere muhtaçlar. Bu artık açık. Ya da öyle olmalı. Burayı geçmeliyiz. Çünkü ne kadar güzel de olsan, yetenekli de olsan, marifetli, zeki, kültürlü vs., seyirci paranı vermezse bu iş olmaz. Üstelik artık rasyonellik de giderek yerini negatif yaratıcılığa bırakıyor. Yani yıkıcı bir yaratıcılığa. Çünkü bu üretim hızı o kadar arttı ki anlam da o denli hızla yok oldu. Ve görülenler giderek seyreldi, saydamlaştı. Rasyonellikten vazgeçen çocuk-bireyler, “buna gıcık oluyorum abi” diye, mesela 50 yıllık bol ödüllü bir aktöre gıcık olabiliyor. Sorunun cevabı ise basit: “Bilmiyorum, gıcık bi’ herif.” Yani metodu, fiziği, ses tonu gibi oyunculuk yetenekleri ve özellikleri değil cevap, sadece o herife “gıcık” oluyormuş. Parasını o veriyor sonuçta. Bir şey diyemezsin. Patron o.

Aynı yaratmayı sevdiğimiz gibi yok etmeyi de seviyoruz ya bu yıldızları, onu da sistem içine aldı ve O Ses gibi, Survivor gibi, yıldızların sıradanlaştığı, kendi standartlarına göre eziyet çektiği veya bizim onları seçtiğimiz, güç dengelerinin değiştiği formatlar üretmeye başladı. Çok da yeni değil bu. Ama yeni olan şu: Gerçek olan hiçbir şey kalmıyor.

İçimizde ne varsa, üretimmiş gibi dışa vuruyoruz ve tüketilmesini, alıcı bulmasını bekliyoruz. Bu da bizim sevildiğimiz anlamına geliyor çünkü. Böyle bir algoritma kullanıyoruz ve bu algoritma da bizi kullanıyor. Görülen her şey sürekli değişiyor, değişmek zorunda. O zaman karşımıza şu sahtelik çıkıyor: Ben her gün, alıcının, ‘müşteri’nin, tüketicinin isteği, zevki, keyfi doğrultusunda değişmek zorundayım. Yoksa para kazanamam. Şan şöhret kazanamam. Ayakta kalamam.

Ama demiştim ya, sürekli kazanan statükocudur, zaferse mağdurundur. İşte burada iki seçenek vardı, eski kuşaklarda. Bizden eski kuşaklarda (Ben 82’liyim bu arada)… Ama (sanırım 87 doğumlu) Merve, dediğim gibi bir sembol olarak yeni bir tercihin de temsilcisi. Erken meşhur olmuş olmasının da etkisiyle, çok fazla kişi bu kafaya ulaşamadı daha, yani o erken uyanmış bu işe, ama işte bence çok önemli bir insan tipi o, eğer ondan bir sürü varsa.

Çünkü kendi değerlerini, kimliğini, gerçeğini ve gerçekliğini koruyup bir yandan da bu kadar görünebilmek için, büyük ölçüde görünmez olmak lazım.

Aynı başlıklı ilk yazıda anlattığım da buydu. Görünen görülen midir? Merve bu kadar çok görünüyor, binbir şekilde karşımıza çıkıyor ama kısa bir araştırma yaparsanız ve röportajlar vs okursanız, kendisiyle ilgili hiçbir şeyi gerçekten bilemeyeceğinizi göreceksiniz. Kafasının içine dair hiçbir şeyi açık etmeyen, bilinçli bir paranoya haline yakın bir insan o. Elbette ki ünlü insan paranoyası bir yere kadar anlaşılabilir ve bu rahatsız olma hali her şöhret taşıyanda bir parça vardır denebilir, ama o yukarda bahsettiğim çarkları fark etmiş ve bu tercihi bilinçli yapmış bence.

Ne sette kavga çıkarıyor, ne sansasyon yaratıyor, ne başrol kavgası yapıyor, ne parası için çıngar çıkarıyor dizilerde. Onun için evinin dışı sanki gerçek değil, ama bir yandan da ihtiyacı olan şeyler orada. Çıkıyor simülasyonun içine, Matrix’e, gerekeni yapıyor, gerektiği kadar ve gerektiği şekilde yapıyor, sonra dönüyor evine, kapıları kapatıyor ve görünmez oluyor. Benim okuduğum kadarıyla Merve Boluğur böyle biri. Dolayısıyla gerçekten arkadaşı olmayan kimse Merve’yi tanımıyor, herkes soyismiyle birlikte anıyor kendisini.

Bunu belki her ünlü söyledi bu güne kadar kendisi için “Gerçek beni tanımıyorlar şekerim, sahnede başka evde başkayım” dediler. Ama Merve’nin farkı burada göze çarpıyor, çünkü Merve bu tip lafları çarpıcı şekilde söyleyip de kimseyi yalnızlığına davet etmedi. Yalnızlığı bence çok tekil Merve’nin ve annesi, varsa yaşıyorsa babası, eşi, eski sevgilileri de bilmiyor olabilirler, tanımıyor olabilirler o yalnızlığı. İşte o yalnızlık hala bakire ve kimse dokunmadı, görmedi, bilmedi, bilmiyor. Merve’nin zaferi de bu işte.

Ama tabi, dediğim gibi, bu hikaye mutlu sonla bitmiyor. Henüz bitmedi en azından. Çünkü o yalnızlığın Merve’nin en gerçek tarafı olduğu bir gerçek. Ve ona kimseyi sokmamış olması onun üstün başarı gösterdiği bir alan olsa da, bir zafer olsa da aslında Merve’nin hikayesi, bu acımasız dünyada, bu gösteri toplumunda hepimizin (toplumsal hatta küresel bir değişim olmadığı sürece) yapabileceği tek şey, varabileceğimiz tek kaçış. Başka yol yok gibi gözüküyor şu anda çünkü izolasyon, çaresizlik ve hayatlarımızın kontrolünün bizde olmadığı ilüzyonu, raslantısallık ilüzyonu bizi Merve gibi bir akıl yürütmeye mecbur bırakıyor. Üzgünüm Merve.

Bu resimde çizdiğim karamsar tablonun farkındayım. Ama aslında hiç karamsar değilim. Çünkü başka bir yazının konusu olabilecek sebeplerden ötürü artık insanlar direk başlarına gelmediği sürece veya çok yakında görmedikleri sürece hayalini kuramıyorlar ve dolayısıyla Merve iyi bir kaçış örneği şimdilik. Sonunda Merve gibi kaçmışların, kaçanların sayısı arttıkça biz bu kaçışta, bu insanca ama ‘onlar’dan kaçışta, paramızı verenlerden kaçışta buluşabiliriz. Yani Kara Murat Benim! der gibi Merve Benim, Hayır Benim, Ben Merve diye bağıranlar çağıranlar hayal ettim de bir an komik geldi.

Ama cidden, eğer bugünkü düzenin içinde sağ kalmak, anlamlı ve canlı kalmak Merve gibi olmaktan geçiyorsa bir gün yeterince insan öyle olduğunda bu bizim ortak noktamız olabilir. Ve bu yalnızlık büyük bir şölene dönüşebilir.

İnsanoğlu önce problemi üretir, sonra çözümü üretir. Çözüm de genelde yeni bir problem halini alır ve yeni bir çözüm gerektirir. Merve’nin hüzünlü hikayesindeki yalnızlık bugünkü kanserlere sebep olabilir, içimizde çıkmak isteyen, görülmek değil sevilmek isteyen, anlaşılmak isteyen birer ‘ben’ olabilir. Gerçek iletişim kurmamıza az kalmış olabilir, öncesinde uzun süre iletişimsiz kalıp özlememiz gerekmiş olabilir.

Merve Boluğur. Başarmış bir çaresiz.

 

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s