Bir İnsanı Kaybetmek…

18.02.2017

Ölünce çok üzüldüm. Sandım ki onu kaybettim. Meğer öyle olmuyormuş.

Bir insanı kaybettiğini sanıyor insan, o insan öldüğünde. Sanıyor ki bir daha göremeyeceğim, duyamayacağım, evet bunlar doğru ama bunlar değil asıl mesele… Bunlar araçmış aslında. Bu görme, duyma, konuşma, belki dokunma aracılığıyla insan hissediyormuş ya, işte oymuş gerçek dokunmak.

Bir insanı gerçekten yaşamak nedir? Gerçekten hissetmek nedir? Nasıl olur bir insanı hissetmek?

Bir insana gerçekten dokunmak, gerçekten tanımak nedir?

Şimdiden ‘spoiler’ vereyim, gerçekten tanıdığınız bir insana dokunmuş olursunuz. Ve gerçekten dokunduğunuz bir insanı asla kaybedemezsiniz.

Bazen çok sık görüşürüz bazı insanlarla, bazen de az görüşürüz, ya da sadece bir dönem. Ama kimi gerçekten tanıyıp tanımadığımızı önemseyen bir sistemde, düzende, zamanda yaşamıyoruz. Karga tulumba halının altına süpürülüyor. İnsanlar, geliyorlar, geçiyorlar hayatımızdan, kalıcı olanlar veya sandıklarımız bile gelip geçiyor gibi, zaman akıp geçerken insanlar da alıp götürüyor bizi ve nereye bırakıyorlarsa orada kalıyoruz.

Oysa ölüm durdurur. Bizi durdurur. Zamanı durdurur. Oyunu keser, ve sizi dışarı atar. İnansanız da inanmasanız da ölüm vardır, aynı hayalet gibi. Hayaletlere inanmayız (çoğumuz) ama her gece hayaletlerle dolu karabasanlar görerek uykusundan ağlayarak uyanan bir kız çocuğu için hayalet vardır, siz ne kadar yok olduğunu, olmadığını ısrarla anlatsanız da, inansanız da.

Ölüm de böyledir işte, her zaman hayatlarımızın alt metninde, yeni bir ev, bir ev daha, çocuğun okulu ve sağlık sigortasında ölüm vardır. Yazdığımız kitabın ithafında ölüm vardır, lisedeki müzik grubumuzun çıkış parçası da ölümden bahsediyordu, aşk da bunu yenmek için bir çabadır çoğu zaman.

Ve kaybetmek. Ve intihar. İntihar hayatına son vermek değildir. Çünkü hayat zaten sona erecektir. Hepimiz böyle inanırız. Gördüğümüz, duyumsadığımız çoğunlukla budur, böyledir. İntihar oysa, o kadar acılı bir varoluşun semptomudur ki, ölmeyi bekleyemiyoruzdur, böyle yaşayamıyoruzdur, ve yaşamaktan, daha doğrusu ölüme direnmekten vazgeçeriz, vazgeçerler…

Ölen bir insanı peki, biz kaybeder miyiz?

O zaman, kaybetmek nedir? Oradan başlayalım.

***

Kaybetmek, dediğim gibi, o insanın, bir insanın bize yaşattıklarını bir daha asla yaşayamayacağımız varsayımına dayanan bir terim. Yani bir tanışıklık, gerçekten anlama ve anlaşılma, ‘dokunma’ ve yaşamaya götürene kadar ilerler, ilerlemeli. Dost biriktirmek gibi… Bu yolda giderken çıkan bir sorun ya da sorunlar yüzünden bir taraf vazgeçerse, ya da karşılıklı vazgeçilirse, “o insan benim için öldü” demez miyiz? O insanla şansımızı denemişizdir, ister arkadaş, ister sevgili, ister akraba olsun, artık bize vereceği bir şey olmadığına kanaat getirmişizdir ve duygusal yatırımımızı çekeriz. Ondan vazgeçeriz.

Ben anladım ki, kaybetmek budur. Tek kaybetmek, tek şekilde kaybetmek vardır, o da budur. Biz seçeriz.

***

Ölüm ne peki? Tanıdığımız, sevdiğimiz, görmek istediğimiz biri ölünce ne olur?

İşte burada acı olan bir durum var, ölümün bildiğimiz acı dolu yüzünden başka.

 

Bir soru sorulmalı o anda, o durumda:

Biz o insana dokunduk mu? Anladık mı? Gerçekten tanıdık mı? Yani bir başka deyişle, sevgimiz amacına ulaştı mı? Sevgimizle simültane merakımız vuslata erdi mi?

 

5 tane soru oldu, bir soru demiştim. Ama aslında hepsi aynı soru:

O insan bizim insanımız oldu mu hiç?

 

Çünkü, hiç oldu mu diyorum ama, bu zaten her insanda sadece bir kere olur, olabilir, ilk ve son defa.

***

Ve ölen insanlar. Erken ölenler, eceliyle ölenler, kazaen ölenler, intihar edenler, öldürülenler…

Onlarla bizim kurduğumuz ilişki, eğer vuslatına ermişse, onlar bizim olmuşlardır artık.

Ölümsüzlük de budur zaten.

Biz binlerce yıllık düşünürleri, bilim insanlarını, şairleri, yazarları ölümsüz diye adlandırırız ya bazen, hani Barış Abi bizi yukarıdan seyrediyor diye hüzünleniriz ya anma günlerinde ve onun şarkılarında, işte bir insanın ölümsüzlüğü böyle olur zaten, “bizim” dediğimiz insanlar ölmezler.

Hayatımızdan herhangi bir kesiti alıp önümüze koysak, o ölmüş ama dokunduğumuz insanların, bize dokunmuş insanların ne diyeceğini, nasıl bakacağını, neye kızıp neyle gurur duyacağını az çok kestirebiliriz.

Bir insan bedenden oluşabilir, fazlasıyla birlikte, inancınıza göre, ruh, öz, tin ya da her neyse… Ama bize bıraktıkları, geride bıraktığı anılardan fazlası, anıların hiç bitmeyen bir kaynağı varsa, o insan bizim için ölmemiştir, vücudu yoktur artık sadece.

 

Yunus Emre der hoca, Gerekse var bin hacca

Hepisinden iyice, Bir gönüle girmektir…

 

 

One comment

  1. Ölüm oyunu keser, durdurur…
    anıların hiç bitmeyen bir kaynağı varsa…

    Zor bir konuyu, bedenin yokluğu ile fazlasıyla somut gibi gözüken terimi soyutlaştırarak ama aynı zamanda içselleştirmemizi sağlayarak anlatmışsın.

    Eline sağlık…

    Liked by 1 person

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s