“Işık Matbaa” (Hikaye)

Bir gün bir adam, iyiden temizden bir adam, evlendikten hemen sonra etraftan bir sürü akıl vermeye maruz kalmış. Öyle ya, zaten pek okumuş etmiş bir adam değilmiş, keza etrafındakiler de öyle. Ama o da bunu çağırmış biraz, kaşınmış yani. Çünkü sürekli olarak “Allah” ismini düşürmez olmuş dilinden, “Allah bir yastıkta kocatsın”lara, o da “Allah”lı, inşallahlı maşallahlı cevaplar verir olmuş.

Evliliği sürsün istiyormuş. Bir sorun yokmuş henüz, ama çok da yeniymiş zaten. Almış tabi bir kaybetme korkusu ufaktan, öyle ya muhafazakar, efendiden bir adam. Çocuğu olsun istermiş, sıcak bir eşi, sıcak bir aşı, evin neşesi çocukları ve evine ekmek götürecek bir de işi. Hayırlı bir iş, vefakar bir eş, bir de her şeyin hayırlısını ama en iyisini de hak gördüğü henüz doğmamış bir çocuğu…

Tüm istedikleri bunlarken, felaket tellalları eksik de olmazmış, bu topraklarda her zaman olduğu gibi. Nasıl hayırlı olunur, nasıl Allah’ın rızası alınır, herkes bilirmiş. Sanki bu bilenlerin hayatlarına acı hiç girmezmiş gibi konuşurlarmış. Bizimki de cahil adam, içine içine korku işlermiş.

Bir gün işler yükselmiş, bu kaybetme korkusu yükselmiş, çocuk ve çocuğun geleceği yükselince adamcağızın içinde. Öyle ya, kendi fazla şey istemezmiş kendine, eşi zaten vefalı, cefakar olacak bir temiz hanımcağızmış. Öyle demiş büyükler, görücüler, öyle uygun da görmüşler birbirlerine. Ama ya çocuk? Çocuklar? Onların geleceği sonsuz, soylarını devam ettirecekler, hele oğlan olursa oof of…

Almış bir korku bizimkini. Ne de temiz bir adam, dokunulmamış bir adam, tertemiz; ama ‘dokunanlar’ı da anlamayacak kadar cahilinden. Ya Allah’ım bir hastalık verirse, çocuğumuz olur mu, olursa sağlıklı olur mu? Hayatı nasıl olur? Bahtı açık olur mu? Bunun bir duası var mı? Varsa kimden öğrenirim?

Sormuş soruşturmuş. Demiş ben çocuk istiyorum. Hanımla yapacağız, diyoruz da, ben her şeyi usulüne göre yapayım, duamı eksik etmeyeyim, gereken neyse yapayım, inşallah Allah da bizim aileye güler, işlerimiz rast gider. Kime danışayım da bugüne kadar ihmal ettiğim hak yoluna gireyim?

Demişler büyük bir hoca var İstanbul’da. Her gün toplanır sevenleri, o da bazen teşrif ederler bu toplantılara, konuşmalar yapar. Hani şu sakalında, cübbesinde nur olan tiplerden. Çok etkilenmiş bizimki, işin ucunda vaat büyük. Ama korkuları daha büyük.

Demiş nasıl giderim, bu hocayı nasıl görürüm, beni huzuruna kabul eder mi?

Kimin huzuruna kim kimi kabul eder, ediyor etmiyor, soramamış. Sormayı bilememiş. Cahilliği bundan.

Demişler para istemez, büyük adamdır, Allah’ın adamıdır. Ama sen hediye götür, seni kırmaz. Herkese açıktır kapısı, ama elinde hediyeyle git, ayıp etme Allah’ın adamına.

Eve gelip hanıma anlatmış, hanım da razı gelmiş, malum çocukların geleceği, kocasını biraz daha sevmiş hatta böylece. Çıkarmış çeyizinden birkaç bilezik, şimdilik git bi’ gör bakalım, gerekirse ben sana daha veririm bunlardan deyivermiş. Biraz da yolluk hazırlamış.

Komşu şehirden kalkmış gitmiş bizimki İstanbul’a. Hocanın teşrif ettiği günlerden birinde, huzuruna çıkıvermiş hediyesiyle. Hayatındaki konser ya da konferans görmemiş bizimki, koca kalabalığı görünce cami sanmış burayı. Düşünmüş ki minaresi yok, demiş acaba İstanbul’un camileri de farklı oluyor mu böyle?

Kalabalık kendi arasında konuşuyormuş önce. Hocanın büyüklüğünden, eşrefinden, şerefinden, dininden imanına, dürüstlüğünden cömertliğine, anlatıyorlar da anlatıyorlar. Ballandıra ballandıra, herkes hem dinliyor hem de kendinden ekliyor. Sıfat bırakmamışlar kullanılmayan, isim takamamışlar utançlarından.

Hoca teşrif etmiş sonunda. Alkış yok ama derin bir sessizlik var. Böyle saygı görülmemiş. Oturmuş tahta benzer koltuğuna. Etekleri yerlerde, sarığı tepesinde. Yanında birkaç delikanlı adam, koruma desen değil melek desen hiç değil. Almaya başlamışlar hediyeleri hoca adına. Hoca henüz konuşmamış.

Bizimki meraklı, bizimki şaşırmış, bizimki bir umut, çok memnun bunu akıl ettiğine, kendi aklına da inanamıyor, ne iyi etti de geldi bu kadar yüce bir zat-ı muhteremin huzuruna.

Elini kaldırıyor dolaşan gençler görsün diye, öyle ya, hediyesiz olmaz demişlerdi. Bir bohça gibi bir şey var elinde, onun içinde bir kutu, utanıyor biraz halinden, hediye getirdim, diyebiliyor. Kutuyu havada kapıyor delikanlılardan biri, hemen getiriyor hocanın yanına. Hocanın kulağına eğilip bir şeyler söylüyor koruma olmayan delikanlı, kimse duymuyor, hoca duyuyor, kutuya bakıyor, delikanlı açıyor. İçinde bilezikler, tek tek sayıyor delikanlı, hocaya da tek tek gösteriyor sayarken, öyle ya, herkese de güvenilmez bu devirde. Hele İstanbul’da. Hoca eliyle götür diyor, hafif de bir aşağılama var yüzünde gibi, bizimki içerliyor hanıma, koca hoca, paraya pula tenezzül eder mi, keşke elle yapılmış bir örgü, ya da ne bileyim, güzel şöyle ufak bir seccade filan getireydi.

Hoca dikkatle bakıyor bizimkinin yüzüne, bir şeyler bekler gibi, biraz da sert… Bizimki hemen anlıyor, fırsat bu fırsat, hörmetler hocam diyor, yapıştırıyor kuduz gibi.

– Nerden geliyorsun ey yolcu?

– Şehir dışından geldim efendim.

– İlk defa geliyorsun…

Bu ne büyük saygıdır, bu ne büyük erdemdir, bu ne büyük hocadır ki her gelenin yüzünü hatırlıyor, her geleni sayıyor, derdini dinliyor herhalde. Bizimki telaşlı, ama bir yandan da çok mutlu, inanamıyor.

– Benim bir istirhamım olacak efendim.

Pek de kibar, bir cahile göre… İşin ucunda çocuk var, aile var, evliliğinin geleceği var. Çok özen gösteriyor. Hoca efendi ona bir el verse, bir iki kelam etse yetecek.

– Buyur efendi, elimizden gelirse…

Bir çırpıda anlatıyor kendini, hayatını, yeni evlendiğini ve çocuk istediğini. Asıl derdinin de çocuğunun istikbali olduğunu… Zaten o kadar bir adam, bir çırpı kadar, bir el kadar bir adam bizimki.

– Sen, diyor hoca, Kur’ân-ı Kerîm okur musun hiç?

Haşa diyecek bizimki, diyemiyor. Yutkunuyor. Hoca bu, kaçın kurası, anlıyor tabi.

– Arkadaşlardan bir tane al, okumaya başla. Biz de burada açıklamasını aklımızın yettiğince yapıyoruz. Allah’ın kitabından bir isim koyarsın oğluna, buraya gelip sohbetlerimize katılırsın, Allah rızkını da verir inşallah, yolunu da açık eder senin de çocuklarının da…

“Oğluna” dedi, Allah’ım, oğlum mu olacak? Bizimki gözyaşı akıttı biraz, tutamadı kendini.

***

O gün eve kitapla döndü. Hanıma iyi haberleri verdi, hemhâl oldular (bütünleştiler).

Evde bir bayram havası, ama fazla şımarmaya gelmez, abdestini alıp kitabı okumaya başladı akşamları. Hanımı da odadan çıkarıyordu, hanım da saygı duyuyordu kocasına. Okuyor okuyor, içi huşuyla doluyor, fakat hiçbir şey anlamıyordu. Anlamadığına kahroluyor, Hoca efendiye her satırda daha çok hayran oluyordu. Öyle ya, Hoca efendi yemiş yutmuş olmalıydı her kelimeyi, hafızdı herhalde zaten, başka türlüsü olabilir miydi?

Yakın günlerden bir gün, birçok hemhâl olmanın daha ardından, hanımı gelip müjdeyi verdi. Çocuk bekliyordu. Cinsel ilişki bitmeliydi artık. Çocuğa zarar gelebilirdi. Bir iki kere acaba şimdiden zarar verdik mi diye de düşünmedi değil. Ama çok mutluydu, geçti gitti bu kara bulutlar. Oğlu olacaktı cahilin, emindi bundan!

Okumaya hız verdi cahil. Okudukça seviyor, sevdikçe daha hiç anlamıyor, anlamadıkça yine de çok seviyordu. Kendini de seviyordu azar azar, hayırlı bir iş yapıyordu; iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir erkek oluyordu. Hoca efendiye minnettardı, ama henüz çocuğun cinsiyeti belli değildi.

Doktora gidildi. Tekrar gidildi, kontroller yapıldı. Zamanı gelmişti. Çocuğun cinsiyetini sordular; tabi ki erkekti!

Şu Hoca efendiyi tekrar görmenin zamanı gelmişti ama, kitabı henüz bitirmemişti. Az kalmıştı ama, en azından bir kere olsun bitirmek istemişti yine o bereketli huzura çıkmadan önce. Bu sefer ayıp edemezdi yalnız, altın bilezikler ayıp olmuştu geçen sefer, hanıma yemekler hazırlattı, tepsi tepsi börekler, neler neler. Hanım zaten dünden razı, büyük keyifle işe koyulmuştu, arı gibi çalışmıştı. Ne malzemeyi eksik etti, ne elinden gelen özeni, dikkati…

Bu sefer araba tutup öyle geldi İstanbul’a, arka koltukta üstüste koyduğu yemekler, tepsi tepsi, kutu kutu… Yine de altın bilezik götürse miydi? İlk seferindeki tiksinti dolu bakışı hayra yormuşlardı, parada pulda gözü olamazdı bu kerametli adamın. Sadece yemeklerdi getirdiği, tepsi tepsi, hanımının marifetli parmaklarından, umut dolu, sevgi ve minnet dolu, ağzınıza layık değil ama, çok özenilmiş, karınca kararınca bir hediyeydi bu yemekler.

Vardı o koca binaya. İçi camiden büyük, kimbilir kaç tane insan, geçen seferden daha kalabalık, eh bir de tabi zaman geçmişti, o da bahsetmişti hocadan etrafına. Acaba herkes böyle bahsediyordu da, büyüyor muydu cemaat zamanla? Olmayacak iş değildi, baksanıza Hoca efendi çocuğunun cinsiyetini bilmişti. Hikmet sahibi, hayırlara vesile, bir keramet vardı bu adamda.

Yine geç geldi Hoca efendi. Daha da geç geldi aslında ya, bizimki kendi erken gelmesine yordu. Kimbilir üstelik, nerelerde kimler şifa buluyordu bu hocanın kelamından! Geç gelmesine dikkat ettiği için utandı. Çok temiz adamdı bu bizim cahil.

Hediyelere sıra geldiğinde, daha çok sayıda delikanlı dolaşıyordu bu sefer, hem arkadan hem önden başlamışlardı, daha kalabalıktı bu sefer içerisi ve anahtarlar da havada uçuşuyordu. Araba anahtarları, ev anahtarları, uçak anahtarı getiren bile vardı. Ama bunları ayırt edemiyordu bizimki, anahtarın ne olduğundan da emin değildi. Yani elbet biliyordu da, anlam verememişti, niye o kadar arabaya, eve ihtiyaç duysundu, Hak yolunda yürüyen bir Allah adamı? O hediyeleri verenlere için için kızmış, biraz da hor görmüştü.

Sıra kendisine gelince, benim hediyelerim arabada dedi genç adamlardan birine, gözler bir döndü bizimkine, baktılar ve süzdüler uzunca süre. Bilirsiniz uzun süren göz teması saldırganlık olarak algılanır, epey paraladılar bizimkini.

– Yardım ederseniz getirelim birlikte benim arabadan?..

İki delikanlı geldi bizim cahille, arabadan tepsileri kutuları getirdiler koydular tahtın olduğu sahnenin önüne. Tepsilerin börek ve baklava olduğu belliydi de, kutular bir çırpıda açılıp bakıldı hemen üç kişi tarafından, tam da Hoca efendinin önünde. Yemekler ışık hızında kenara atıldı, bir türlü para eder bir şey çıkmadı içinden kutuların da, içlerinden çıkan kutucukların da.

– Sadece yemek var hocam.

Delikanlılardan biri bunu kulağına söyleyince Hocanın, bizimkini baştan aşağı bir süzdü Hoca efendi. Dağıtılsın, buyurdu. Hemen işe koyuldu gençler, sofra hazırladılar kalabalığın bir kenarına, plastik tabaklara yemekleri bölüştürdüler. Ara verildiği zaman yenmek üzere.

Bizimki zevkten dört köşe oldu. Kimse bu kadar edepli davranmamıştı, herkes bir kendini beğendirme yarışındaydı Hocaya, oysa bu kadar anahtarı, parayı pulu önemsemeyecek, cömert bir adamdı Hoca efendi. Baksanıza, bütün yemekleri misafirlerine dağıtmıştı.

Vaaz sırasında konu seçimlere geldi. Bizimki dinlemedi. Dinledi de, pek bir şey anlamadı. Hoca efendi de parti ismi vermedi. Allah’tan tarafa olan, dindar olan, dini bütün olan saygıdeğer zatlara oy vermek lazım dediğinde, bizimkinin de çok aklına yattı. Hoca efendiyle aynı tarafta, aynı fikirde olmaktan hem utandı, hem de gururlandı. Hemen elini kaldırdı, konuyla ilgili değildi ama, Hoca efendinin dediğini yapmış, Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya başlamıştı. Acaba hangi ismi koysaydı doğmamış oğluna, oğlu olacağını da bilmişti Hoca efendi.

– Kitabımızda, diye rahatsızlandı Hoca, en çok hangi olaydan, hangi söylenenden etkilendin? Senin aklına takılan bir soru var mı ya da?

Hoca efendi ‘sen’ diye hitap ediyordu. Bizimkinin gözleri dolmuştu. Kendini zor tuttu, sonra da zor konuştu.

– Işık beni çok etkiliyor efendim. Rabbimin ışığı sanki kitabımızı okurken yüreğimden içeriye doluyor.

Hoca efendinin sinirlendiği görülse de bizimki tarafından da diğerleri tarafından da pek anlaşılmadı, zira duruma çok uygunsuzdu. Devam etti Hoca:

– Işık çok boyutlu bir meseledir, derin anlamları vardır, buyurmuştu efendi.

Gelmeye devam etsindi, buradaki din kardeşlerine uysundu, temiz kalbini ışıkla korusundu.

Bizimki göklerdeydi artık, uçarak geldi döndü evine.

***

Bir dahaki sefere ne giyeceğine bile karar vermişti dönüş yolunda, bayramlık takımı vardı ya hani, onu bir güzel ütületecekti hanıma. Yemekleri de çok makbule geçmişti hani, bilmesinde fayda vardı. Yalnız kitabı bitirmeden, hatta tekrar okumadan, isme de karar vermeden belki, gitmek istemiyordu.

Bu arada seçimler yaklaştı. Tv’de her gün propaganda yayınları, gazeteler çarşaf çarşaf, büyük partilerin adamlarıyla dolup taşıyordu. Bizimki takip ediyordu ama, hangisinin dini bütün, ona bakıyordu. Bir yandan da Kur’ân-ı Kerîm okuyordu, daha sık okuyordu ve tekrar tekrar okuyordu.

4 kere bitirmeden Hocaya gitmeyecekti, kararı kesindi. Doğacak oğlu dahil ailesindeki herkes için, bir kere de Hoca efendi için okuyacaktı. Böyle küçük minnetleri vardı cahilin, sevgisi büyüktü.

***

Seçimler geçmişti. Çocuk doğmuştu. Erkekti, isim koymak gerekecekti. Kur’ân’dan bir isim koymuştu tek oğluna, biricik oğluna. Keyfine diyecek yoktu. Bahtı açık olacaktı. Doğru yola girmişti artık.

Gün geldi, yüklendi tepeleme tepsileri, koli koli yemekleri yine, atladı arabaya bastı İstanbul’a. Yanında hanımı ve oğlu da vardı bu sefer.

Vardıklarında hanımı görünce kapıda bir an duraksadı delikanlılar. Onu sonra yanda küçük bir odaya aldılar, diğer hanımlarla. Çocuğun erkek olduğunu öğrenince içeri aldılar.

Çok az kişi vardı. Seçimler biteli az zaman olmuştu, aynen Hocanın dediği olmuş, dini bütün bir zat seçilmişti. Bu Hoca çok büyük adamdı, istese ülkeyi o yönetirdi, belki de yönetmeliydi ama, herhalde onun bir bildiği, bizim cahilin bildiğinden daha iyiydi. O ne bilecekti ki?

Bu sefer az kişi var diye erken gelmişti Hoca, kısa kesip gidecekti zaten. Ama bizimki oğlundan başka bir şey düşünemiyordu. Hocayı gördüğü andan beri gözlerinin içine bakıyordu, bir mutlu gülümseme; böyle mutlu olmamıştı hayatında.

Hocanın dikkatini çekti, konuşmaya başlamadan önce onu sahnenin önüne çağırdı, sordu soruşturdu.

– Efendim, dedi bizimki, dediğiniz gibi kitabımızı okudum, ailemiz için 3 kez, 1 kez de sizin için okudum. Bana demiştiniz oradan bir isim koy diye, ben de oğluma uygun bir isim koydum, size tanıştırmaya getirdim. Daha çok küçük, ama büyüsün elinizi de öpmeye getireceğim inşallah.

Pek etkilenmiş gözükmedi Hoca, biraz da zorla, sordu çocuğun ismini:

– Kitabımızdan hangi güzel ismi seçtin bu yavrumuza?

– Efendim biliyorsunuz ben ışık kelimesini çok severim, yani söylemiştim, beni çok etkiliyor ışık. Karanlığı da hiç sevmem.

– Işık pek yaygın bir erkek ismi değil, zorluk yaşamasın evladımız?

– Yok efendim ışık koymadım ismini. Matbaa koydum. Kitabımızın ilk sayfasında Işık Matbaa yazıyordu, ben de ışık ismini hiç duymadım ama, matbaa çok hoş bir eda verdi kulağıma, tam bilmiyorum ama herhalde Arapça’da çok deruni, mânâlı bir söz olsa gerek. Siz daha iyi bilirsiniz tabi. Oğlum Matbaa, inşallah büyüyüp elinizi öpeceği günleri de göreceğiz. Sayenizde efendim.

 

 

 

 

2 comments

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s